LEYLİ?

08.04.2016
Tanca Çepik Gültekin

                                              LEYLİ?

Leyli'ydi kadının adı...

Hayır! Leyla değil, Leyli'ydi...

Saçları gece siyahı...

Gözleri gece siyahı...

Kaderi gece siyahıydı...


Doğduğu coğrafyanın geceleri kadar gece siyahıydı yazgısı ve o gecelerdeki yıldızlar kadar parlaktı gözleri.


Demir'di soyadı...


Kadınlığı, gücü,azmi kadar Demir'di soyadı...


Leylaaannn...derdi evin fertleri seslenirken O'na.


Bir iş için çağrılıyorsa eğer Leylaneeyyy' di.


Vücudunun iriliğinden, daha on-onbir yaşlarında tomurcuklanan göğüslerinden, kalın baldırlarından, gemici halatı gibi bileklerinden belliydi bu hayatın O'nu ağır işçiliğe hazırladığı.


Leylaneeeyyy...


Aslında bir hikâyesi yoktu, tıpkı bir hayatı olmadığı gibi. "Hayatım" diyerek yaşadığı, başkalarının hayatıydı. Babasının kızı, ağabeylerinin bacısı, kocasının karısı, kaynanasının gelini, birilerinin akrabası, birilerinin komşusu olmuştu ama hiç Leyli olamamıştı.


Adı neden Leyli'ydi? Acaba Leyla olacaktı da nüfus memurunun hatası  yüzünden mi Leyli olmuştu ? Nüfus memuru adını kaydederken senden Mecnun?un maşuku Leyla olmaz. Leyli gece demek, sen olsan olsan geleceği karanlık bir Leyli olursun diye mi düşünmüştü? Belki de Leyla olsaydı adı, çok sevilecekti? Gece saçlarını kıyamadan okşayan,  aslan gibi bir mecnunu olurdu belki de?


O ve benzer coğrafyalarda doğup yaşadığı hayattan hiçbir şey anlamadan toprağa düşen,hanımeli, gül, lale olarak topraktan fışkıran, her bir Leyli kadar, Leyli'nin de bir hayatı ve de bir hikâyesi yoktu. Ta kiii...


Adının neden Leyli olduğunu öğrenemeyecek kadar az yaşamıştı babaevinde. Ölen ablasının eşi Mustafa'ya çocuk denecek kadar küçük bir yaşta, elinde bir bağlı bohçayla gönderilmişti. Çocukluktan genç kızlığa geçecekken çocukluktan kadınlığa geçmişti.  O gece hastanede sedyede ağlarken kendisini muayene eden doktor " hayvan" demişti Mustafa' ya. Sonra başını kaldırmış gökyüzüne "Ey büyük Allah?ım!!! bu hayvanların acımadığı kullarına sen acı" demişti. Başka bir doktor arkadaşı yanına gelince, sessizce ağlayan Leyli'yi işaret edip ağlamaklı bir ses tonuyla "bakar mısın çocuk bu daha yaa..."  demişti.


Leyli'nin çocuğu olmadı. Bir yıl kadar beklemenin yeterli bir süre olduğunu düşünen Mustafa'nın annesi bir gün yanında Leyli' den belki on, onbeş yaş büyük Güle'yle geldi. Sevindi Leyli, Güle'nin gelişine. Artık en azından ?çocuk yok mu daha?diye gözüne suçlarcasına bakan gözlerden kurtulurdu.


"Kör ocak" tı adı artık Leyli'nin.Ocağı tüttürememişti. Varsın Güle tüttürsündü. Mustafa'nın ter , sigara kokan bedeni , her gece yüzüne eğilerek soluttuğu pis nefesi uzak olsun da, varsın ocağı tüttüren Güle olsundu. "Ben Güle'yle gül gibi geçinir giderim." diyordu.


Ama öyle olmadı. Yeni gelinde bir tuhaflık vardı.Bazen saatlerce aynı noktaya bakıyor, seslenildiğinde tepki vermiyor, bazen de aşırı hareketli oluyor günlerce gecelerce ne kendi uyuyor ne de onları uyutuyordu.  Bazen eline aldığı bir yufka ekmeğini eliyle bölüyor, bölüyor, bölüyor...  un ufak ediyor, eğer biri gelip önünden almazsa yaptığı işten vazgeçmiyordu.


Leyli'nin  üzüm bağlarında ırgatlığına, ev işine, yemeğine temizliğine, tarlada çalışmasına bir de Güle'nin bakımı eklenmişti. Güle istediği bir şey yapılmayınca çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor, saçlarını kendine acımadan avuç avuç yolup yerlere atıyordu.O' nu sakinleştirmek çok zor oluyordu. Hem kendisine hem de etrafına zarar veriyordu. Böyle zamanlarında Mustafa Güle'yi  demir karyolanın bacağına bağlıyordu.Tabii Leyli'nin işi daha da zorlaşıyordu. Güle'nin karnını doyur. Tepsiyi geri al. Üstelik her yanına yaklaştığında Güle, Leyli'nin neresine denk getirebilirse oraya tüm gücüyle tekme atıyordu.


Bu yaşta ölümü çağırıyordu Leyli "Allahım emanetini tez zamanda geri al.Gözümü yumsam kurtulsam bu çileden" diyordu.


         Bir öğleden sonraydı. Yakında ki okulun öğretmenleri her gün mahalleden birinin evine gider, kaymakamlığın emriyle yardıma muhtaç aileleri, rehabilitasyona ihtiyacı olan çocukları, okuma yazması olmayan kadın ve erkekleri tespit eder, kaymakamlığa bildirirlerdi. O günde çıkıp Leyli'nin evine geldiler. Öğretmenleri oturttu. Çay suyunu ocağa koyarken Mustafa'ya da haber gönderdi. Kendisi ne biliyordu ki, ne konuşsun.


         Mustafa geldi.Aklınca öğretmenlerle sohbet etmeye başladı. Her ki lafından biri "biz garibiz, biz fakiriz,biz bilmeyiz, devlet bilir" oldu.  Öğretmenlerden biri dayamadı :


-Mustafa Efendi garipsin, fakirsin ama maşallah biz bir taneye bakamazken, sen iki hanımla harem kurmuşsun.

 

Çayları doldururken güldü Leyli "hay ağziya sağlık" dedi,  içinden.


Kendisini göstermeden  hem iki erkek öğretmeni hem de kadın öğretmeni baştan ayağa inceledi. O tertemiz giysili, güzel güzel konuşan öğretmenlerin yanında Mustafa?nın ağzının yanında görünen eksik diş oyuğuyla, pişkin pişkin sırıtışı çok sevimsiz ve utanç verici geldi Leyli?ye.


Çayları verirken, kendisine teşekkür eden öğretmene gözlerini kaldırıp baktı. Sonrasında "neden konuştun" , diye Mustafa'nın kendisini döveceğini bilmesine rağmen, korkusuzca sinemada öğrendiği lafı söyleyiverdi.  Bir edayla "rica ederem", dedi.


Öğretmenle gözgöze geldiğinde nefesinin kesildiğini zannetti. Ne güzel boncuk mavisi gözleri vardı. Sarı kaşları ve kirpikleri vardı. Hiç buralıya benzemiyordu. Sıtıldaki ayran gibi bembeyaz bir adam, diye düşündü. Ellerinin titremesinin fark edileceğinden korkarak mutfağa koştu. Tepsiyi bırakıp mutfağın kapısından adamı seyretmeye başladı. Ellerini, bacaklarını, göğsünü, yarım kollu gömlekten görünen kollarını, sanki hayatında ilk kez bir erkek görüyormuş gibi uzun uzun inceledi. 


         Konuşmalar bitince öğretmenler kalktı. Onları kapıdan Mustafa uğurlarken, Leyli, adının Şenol olduğunu öğrendiği öğretmeni hayran hayran seyrediyordu. Şenol öğretmen dönüp baktığında Leyli'nin bakışlarını yakaladı. Gözünü kaçırırken dudağında belli belirsiz bir gülümseme oldu. Ya da belki Leyli'ye öyle geldi. Leyli'nin bu aşık halleri günlerce sürdü. Bir an önce gece olsun, yatağına girsin ve Şenol Öğretmeni düşünmeye dalsın istiyordu. Gündüz yaşadığı cehennem hayatının tek tesellisi, Şenol Öğretmeni gece düşünerek uykuya dalacak olmaktı. Şenol Öğretmenle aynı okulda öğretmenlik yaptığını, o bayan öğretmen gibi etek bluz giydiğini, çanta taktığını hayal ediyordu. Dudağını da boyardı pembeye, ne güzel olurdu.


          Bir gün Şenol öğretmen tek başına çıktı geldi. Aslında kocası yokken komşusunu bile eve alması yasaktı ama dinlemedi bu kez yasak masak . Hem de evin avlusuna da değil evin içine aldı başköşeye oturttu Şenol öğretmeni.


Şenol Öğretmen okulda açılacak okuma yazma kursuna katılmasını istemek için gelmişti. Kendisinin isteyip istemediğini sordu. Leydi istediğini ama hem Mustafa'nın izin vermeyeceğini, hem de eksik akıllı kumasını bırakıp gelemeyeceğini söylerken,  gözlerinden yaşlar boşanıverdi. Şenol Öğretmen hemen yerinden kalktı. Cebinden çıkardığı mendili önce Leyli'ye uzatıp sonrada onun boşta kalan eline aldırmaksızın, ıslanan yanaklarını kendi silmeye başladı. Gül yaprağına dokunur gibi siliyordu, çocuk Leyli'nin tokatlmaya alışkın yaşlı yanaklarını. Leyli şimdi daha çok ağlamak istiyordu. Öğretmenin göğsüne kafasını koyup gelmişe, geçmişe, olana, olamayacaklara ağlamak istiyordu.


Şenol Öğretmen filmlerdeki adamlar gibiydi. Gözlerinde Yılmaz Güney'in ezilmişe, dışlanmışa, vurulmuş da kalkamayana bakışı gibi bir ifade vardı. Anadan, babadan, kardaştan, kocadan görmediği bu duygunun adı aslında her dilde karşılığı olan, Leyli'nin adını bile bilmediği ŞEFKAT'ti.


         -Gel sen, Mustafa'yla ben konuşurum. Kumanı da getir gelirken. Ben sana da Güle'ye de kısa zamanda okuma yazma öğretirim. Hem belki bir iki aya bana mektup bile yazarsın. Dedi Şenol Öğretmen.


         Bu kez şaşkınlıkla gözlerini açarak baktı Şenol'un gözüne. Aşka, sevgiye, ilgiye olan hasretini , çaresizce her gece Şenol' u düşlediğini , acaba bilmeden, istemeden, arsızca belli mi etmişti bedeni ve de hareketleri? Sanki Şenol Öğretmen'in bakışlarında kurduğu hayalleri biliyormuş gibi bir eminlik vardı.


         Okula başladılar Leyli ve Güle. Güle sınıfın huzurunu  bozduğu ve kendisi de kalmak istemediği için genellikle Leyli'yi okulun bahçesinde bekliyordu. Bir, iki, üç hafta derken Leyli'nin mutluluğuna diyecek yoktu. Kendi içinde neler yaşıyordu kimseye sezdirmeden. Şenol'u diğer kadınlardan kıskanıyor, küsüyor, barışıyor, yarattığı hayal dünyasında Şenol ile büyük aşk yaşıyordu. Bu arada Güle çok huysuzlanmaya başlamıştı.  Öğüre öğüre kusmalarına,adetinin gecikmesine de eklenince Güle'nin yüklü olduğu anlaşıldı.  Hamileliğini öğrenince de iyice dayanılmaz olmaya başladı. Bütün gün yatıyor, suyunu bile Leyli'den istiyordu. Eziyetlerinin dozu her geçen gün artmaya başlamıştı. Yattığı yerden "Leylaneyyyvarevare"( gel gel)  diye bağırarak herşeyi ayağına getirtiyordu.


         Okul Dicle kenarına piknik düzenledi. Gerçi Güle'yi götüremezdi ama kendisi öleceğini bilse, bu pikniğe gidecekti. Çünkü okur- yazar belgelerini almışlardı ve artık Şenol Öğretmen'i bir daha göremeyecekti. Düşüncesi bile yüreğini yakıyordu.  Avlu komşusu Raife Bibi'ye Güle'yi bıraktı topukları kıçına vura vura koşarak son dakikada yetişti, okulun ayarladığı otobüse. Otobüsün merdivenine ayağını atıp da tökezleyince kolundan tutarak düşmesini engelleyen yine Şenol Öğretmendi. Kulağına " gelmeyeceksin diye o kadar korktum ki, on dakikadır otobüsü hareket ettirmiyorum" diye usulca fısıldadı. Dünyalar Leyli'nindi artık. Bütün bu topraklar onundu, bütün dünya ayağına serilmişti, kadınların en mutlusu O'ydu. Bu fani dünyada O'nu merak eden bir adam vardı çünkü.


Kadınlar Güneydoğu mutfağının her bir ürününü sergilemişlerdi. Ne kadar da hasrettiler kocaları yanlarında olmadan insan içine karışıp birer birey olmaya. Erkek öğretmenler mangallar yakıyor, kadınlar masa hazırlıyor. Kürtçe,zazaca türküler eşliğinde halaylar çekiliyor. Kadınların zılgıtları Mezapotamya topraklarından arşa yükseliyordu. Kadınların satenden, taftadan, kadifeden kat kat giydikleri, yöreye özgü yerel kıyafetlerdeki renk cümbüşü, halay çekerken yanar döner renklerdeki baş örtüleri, ortamı görsel bir şölene çevirmişti. Ama şüphesiz ki onca kalabalığın içinde Leyli kadar mutlusu yoktu. Dört dönüyordu mutluluktan. Alanın her yerindeydi. Kâh masa hazırlıyor, kâh halaya katılıp döne döne zılgıtlar çekiyor, kâh bir köşeye oturup kalabalığı seyrediyordu. Salatayı hazırlarken Şenol öğretmen geldi yanına. Sohbet etmeye başladı.


-Bu memleketi o kadar sevdim ki neredeyse kendimi buralı zannedeceğim, dedi.


-Nerelisin? diye sordu Leyli, çekinerek. Çanakkaleliymiş.


Leyli:


- He, Çanakkale'yi biliyem. Anamın, babamın emmileri gitmiş, dönememiş. Mezarları oradaymış. Eskerlğini orada yapan komşi, koca kabristanda emmilerin kabirlerini bulmiş. Resimleri getirmiş anama.??


Şenol Öğretmen :


- Ben de seni götüreyim mi Çanakkale'ye?


Leyli bir anda duyduğu cümleye bir anlam veremedi. Ne cevap vereceğini de bilemedi. Şenol tekrar


-         Ne dersin Leyli ? Benimle gelir misin Çanakkaleye?


Leyli heyecanla elinde ki bıçağı parmağına sürttü. O acıyla da ufak bir çığlık attı. Şenol hemen koştu. Masadan bir peçete alıp kesiğin üzerine bastırdı. Elinin acısını unuttu leyli. Yaktı, o parmağını usulca tutan el, çocuk Leyli'nin yaşlı elini.


- Sen ne diyesen? Dedi, gözünü parmağından çekmeden. Kendisi bile zor duymuştu söylediğini.


- Benim gönlüm sana aktı Leyli. Sevdim örtünün altından gördüğüm kömür saçlarını, içime saplandı kaldı, sürmeli gözlerinin bakışı. Çocuğunda, nikâhında yok Mustafa'yla, biliyorum. Üstelik Mustafa'nın  Güle'yle çocuğu olunca sen o evde bir hizmetçiden başka bir şey olmayacaksın. Sen de beni istersen, alırım tayinimi memleketime. Kaçar gideriz buralardan. Kendi evin, kendi çocukların olur.


Leyli çocuk lafını duyunca başından aşağı kaynar sular döküldü.


- Benim çocuğum olmuyor. Güle o yüzden geldi, deyiverdi bir çırpıda.


-Olur, Leyli çocuğunda olur. Ne doktorlar var, olmaz deneni olduran. Ben baktırırım sana.  Götürürüm doktorlara. Hem olmasa da olur. Sen benim çocuğum olursun, ben senin. Benim Çanakkale de anasız iki çocuğum var. Anaları öldüğünden beri benim anamla kalıyorlar. Onlara ana olursun. Tabii eğer " ben Mustafa'dan ayrılmam. O'nu seviyorum" dersen iş başka.


Leyli tereddütsüz


-         Gelirem,  dedi. Bu kez korkmadan Şenol'un gözlerine dimdik bakarak:


-         Nereye dersen, ne zaman dersen gelirem."


         Piknik dönüşü Güle'yi aldı Raife Bibi'den. Artık Güle'nin eziyetleri bile zoruna gitmiyordu. Çıkıp gidecekti nasıl olsa. Deli Güle'ye de Mustafa'nın anası baksın. Şehzade geliyordu ya Paşa konağına...


         Sonra ki bir ay süresince, iki kez okula gidip gördü Şenol'u. Tayini çıkmıştı artık toparlanıp gitme vakti yaklaşmıştı. Son gidişinde boş sınıfın kapısını kapatıp sarıldı Şenol,Leyli'ye . Sımsıkı sarıldılar birbirlerine, hiç konuşmadan, nefes bile almaya korkarak.


         Güle hamileliği ilerledikçe öyle bir dayanılmaz hal almıştı ki, artık sadece evdekilere değil,  bütün mahalleye işkence etmeye başlamıştı. Yatmaktan sıkıldığında mahalleye çıkıyor, o gün kimin evine gittiyse de kavga etmeden geri dönmüyordu. Güle evden çıktı yine beş dakika sonra avlunun tahta kapısı gıcırdayınca, Leyli eyvah!yine kiminle dövüşüp geri geldi, diye düşünerek kapıya koştu. Gelen Güle değil mahalleden bir çocuktu.


- Leyli yenge, sehen kaymakamlıktan kağıt gönderdiler,


-Yohlo, benim kaymakamlıkla ne işim olur?


-         Hem vallahi hem billahi Leyli yenge. Örgetmen demiş, "al bunii, Leyli Hanım'a ver. Diyesen kaymakamlıktan gelmiştir. Gendinden başkasına vermeyeceksin".


Leyli öğretmen lafını duyunca çocuğun elinden kağıdı hemen aldı. Çocuğun eline şeker verip çocuğu hemen savuşturdu. Odaya gidip kapıyı kitledi. Kağıdı okuduktan sonra  hemen yaktı.


Şenol, Leyli okuyabilsin, diye koca koca harflerle yazmıştı mektubu. Mektup eline geçtikten sonra ki üçüncü gece, saat on bir de otogarda olacaktı Leyli. Öncelikle evlilik yüzüğü olmak üzere para, altın, kıyafet neyi varsa evde bırakacaktı. Sadece nüfus cüzdanını alıp gidecekti otogara.


         Acaba nüfus cüzdanım nerede, diye düşündü. Akşam Mustafa gelince konuyu açtı. Mahalledeki kadınların sağlık ocağına gideceklerini. Kendisininde onlarla gidip ağrıları için hap alacağını söyledi. Nüfus cüzdanının gerektiğini ekledi, Mustafa'nın yüzüne bakmadan. Mustafa ceketini istedi. Ceketinden cüzdanını çıkardı, nüfus cüzdanını  Leyli'ye uzattı, hiç konuşmadan.Zaten artık hiç konuşmuyordu kendisiyle. Yarım akıllı Güle'nin saçmalamalarına bile cevap veriyor, Leyli'ye yokmuş gibi davranıyordu. Çocuğu Allah vermiyor muydu? Leyli'nin elinde olsa, o da ana olmak istemez miydi? Elinde olmayan bir sebepten, neden böylesi zulümler bir insana reva görülüyordu ki?


         Ertesi gün komşusuna yalvardı, sağlık ocağına gitmeye ikna etti. Mustafa hiçbir şeyden şüphe etmemeliydi. Güle'yse artık hepten çekilmez bir hal almıştı. Dayanacak gücü kalmamıştı Leyli'nin. Hele sobayı yakarken Güle'nin arkadan gelip  bacağına attığı tekme Leyli için bardağı taşıran damla oldu.


-         Yeter, ha yeteer... Kız sen benden ne istisen? Vallah yüklüdür demem geberdirem ha seni.


Leyli'nin çıkışı karşısında afallayan Güle, geri çekilmiş görünse de daha da hınçlanarak akşam Mustafa gelince "çocuğumu düşürmek için beni dövdü"diyerek Mustafa'ya yalan yanlış bir şeyler anlattı. Mustafa hiçbir şey demeden yerinden kalktı. Sobanın yanında duran maşayı eline aldığıyla Leyli'nin sırtına demir maşayı indirdi. İlk darbeyi alan Leyli, odadan dışarı kaçmaya çalışırken Mustafa bir maşa darbesi de bacağına denk getirdi. En son odanın kapısında elini yumruk yapmış, Güle hem Leyli'nin sırtına vuruyor hem de "karra yere giresenLeylaaaann" diye bağırıyordu.


         Leyli kendisini odaya kilitledi. Üzerine tünediği yatakta, bacağını açıp baktığında bacağının kömür gibi simsiyah olduğunu gördü. En sağlam darbeyi sırtına aldığına göre  kimbilir sırtı ne haldeydi?


Bitecekti işte, yarın gece bu işkenceler bitecekti. Yarın geceki otobüs, onları önce Ankara'ya , oradan da Çanakkalede ki bahçeli evlerine götürecekti. Menzil başka bir şehir değil başka bir Dünya'ydı.Yolları uzun, ama menzilleri kutsaldı. Yolun sonu  varış değil, vuslat olacaktı.


Belki Şenol O'na orada düğün yapardı, belki eline kına yakarlardı, hatta belki gelinlik bile giyerdi. Yarın yola çıktıklarında, Mustafa'ya gelin getirilirken eline tutuşturulan bez bohça bile olmayacaktı yanında. Bomboş, çırılçıplak, geçmişi geride bırakıp gidecekti.Geçmişten ne bir yüz, ne bir isim, ne bir anı olacaktı bundan sonra ki hayatında. Dünya'ya yeni gelmiş kadar boş ve temiz gidecekti yeni hayatına.


         Gece sırtının ve bacağının ağrısından hiç uyuyamadı. Sabah kalkıp günlük rutin işlerini yaptı. Çünkü kimse bir şeyden şüphe etsin istemiyordu. Nasıl olsa bugünün de bir sonu vardı. Bugün, gün geceye dönerken Leyli için gecelerin karanlığı gündüzün aydınlığına dönecekti nasıl olsa.


Saatler saatleri kovaladı. Akşam yemeği yendi. Mustafa hiç yüzüne bakmıyordu. "O yüzüne köpekler işeye" , dedi içinden.Sofralarını kurdu kaldırdı. Çaylarını verdi. Odasına gidecekti  ki Güle Hanım seslendi:


-Leylaneyyy , bacağıma kramp girdi. Ovarsan iyi gelir.


 Hiç sesini çıkarmadan gitti, çirkefin uzattığı bacağını ovmaya başladı. Biraz fazla sıktığında Güle boşta olan öbür bacağıyla, Leylinin kollarını tekmeliyordu. Mustafa'nın halinden bu duruma sinirlendiği belliydi ama yine de Güle'nin şerrinden korkup sesini çıkarmıyor gibiydi.


         İşkenceyi kısa tutup "biz yatıyıh" dediler.


Onların odalarına gitmeleriyle Leyli salona koşup saate baktı. Saat on olmuştu. Otogar, yürüyerek beş altı dakika sürerdi. İçerdekiler  uykuya tam dalınca çıkardı. Otobüs saatine kadar otogarın tuvaletinde saklanacak, tam hareket ederken binecekti.


         Bu arada Mustafaların odasından tartışma sesleri geliyordu.  Yarım akıllı Güle kimbilir neyi bahane etmişti yine. "Allah vere de fazla uzatmadan bitirip zıbarırsınız"  diye içinden söylenirken tartışmanın daha da alevlendiğini duydu.


Güle odadan fırladı. Leyli'nin saçına yapıştı.


- Sen ne Mustafa'yı fişekliyorsun, bana fışkırtıyorsun?,diye bağırıyordu.


Leyli :


-Güleyyy!!!ben Mustafa'yı senden ayrı ne görmüşüm, ne konuşmuşum. Yapma, etme...


Mustafa odadan fırladı.


-Ma yeter!deliGüley, yeter! ha yeter!.. Kadının haberi bile yohtur. O bir şey demedi. Komşinin camını kırmışsın.Gendi geldi anlatti. Cinin kızdımi,mahlede cam çerçeve bırahmisan. Leyli'nin de suçi var. Sana sahip çıhmi. İkinizi de ataram kapının öğüne. Alaramdeyzemkızıni. Siz de enik kimin sokaklarda sürünürsüz. Aklınızı başan  alın ha.


         Güle Mustafa'nın sözlerini duyunca deliye döndü. Bu defa Mustafa'nın üzerine saldırdı. Beklemediği bu saldırı karşısında şaşıran Mustafa kendini koruma içgüdüsüyle olacak ki birden yaptığına kendisi de sonradan inanmayarak,Güle'nin karnına tekme attı. Güle iki büklüm oldu. Leyli olanları şaşkınlıkla seyrediyordu. Güle'nindizlerine  kadar uzanan geceliğinin altından, ayak bileklerine doğru boşalan kanı gördü Leyli. Hepsi gördü. Şimdi üçüde aynı yere bakıyordu. Kimse yerinden kıpırdamıyordu. Güle hayvani bir çığlık atarak masa da duran bıçağı kaptı. Leyli Güle'nin kendisine yöneleceğini anlayınca kapıya doğru koşmak istedi ama sırtında hissettiği acıyla daha fazla koşamadı. Güle deli gibi durmaksızın saplıyordu bıçağı Leyli'nin sırtına. Leyli ilk birkaç darbeden sonrasını sayamadı. Gözünün önünde, kavuşamadığı Şenol'un, kendisini bekleyen iki öksüz yavrunun,bahçeli evinin, gelinliğinin görüntüleri dans ediyordu. Leyli, odanın eşiğinde son nefesini verirken;


 Çanakkale'ye giden otobüste Şenol,Leyli'nin gelmekten vazgeçtiğini düşünerek kafasını cama dayamış, gözyaşı döküyordu. Ancak ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasında "KUMA CİNNETİ" başlıklı haberi gördüğünde anlayacaktı Leyli'nin kendisinden vazgeçmediğini ama hiç bilmeyecekti sürmeli gözlü çocuk gelinin, son nefesini verirken sadece Şenol'un adını söylediğini?


         Ertesi gün çocuk gelin Leyli vücudundaki , sırtındaki, bacaklarındaki morluklarıyla toprağa konulurken, o körpecik vücudu kendisini yıkayan annesi ve ablalarına, bedenine yapılan işkenceleri , yediği dayakları haykırıyordu.


Anne koynunda uyuması gereken yaşta , öpe koklaya pamuklarla büyütülecek yaşta, hayatın acı tecrübelerini yaşayıp da buna ses çıkarmaya gücü olmayan kadınların ve kızların tersine, o tazecik beden toprağa konulurken;  ülkenin her yerinde Leyli'nin yaşıtları, hayatlarını kazanmak için, kendi kararlarını kendileri verebilmek için, kimseye kul köle olmamak için üniversite sınavına giriyorlardı.  Leyli gibi kayıp hayatlardan biri olmasınlar,diye düşünen anne babalarının dualarıyla...


 

ÖYLE YIKMA KENDİNİ

ÖYLE MAHSUN, ÖYLE GARİP

NEREDE OLURSAN OL,

İÇERİDE, DIŞARIDA, DERSTE, SIRADA

YÜRÜ ÜSTÜNE ÜSTÜNE

TÜKÜR YÜZÜNE CELLATIN

FIRSATÇININ, HAYININ

DAYAN KİTAP İLE

DAYAN İŞ İLE

TIRNAK İLE,  DİŞ İLE

UMUT İLE, SEDA İLE, DÜŞ İLE

DAYAN RÜSVA ETME BENİ?

 

AHMET ARİF


                                               Tanca GÜLTEKİN

 

 

 

Yorum Yaz

Yazarın Diğer Yazıları